
Yüzölçümü: 3.153 km²
Nüfus: 518.325
(1997)
İl Trafik No: 23
İl Telefon Kodu:
424
GENEL TARİHİ
ELAZIĞ ili doğal şartların elverişli olması nedeniyle paleolitik (yontma taş)
döneminden beri çeşitli toplulukların yerleştiği bir alan olmuştur.
Keban ve Karakaya barajları eski eserleri kurtarma projesi çerçevesinde yapılan
arkeolojik kazı ve araştırmalar ,yöre tarihinin bilinmesine büyük katkılar
sağlamıştır.
Bu çalışma ışığında Elazığ-Harput yöresinin bilinen en eski sakinleri
Hurriler’dir. Arkeolojik kazılar sonunda elde edilen tabletlerden anlaşıldığına
göre Hurriler ,Ön Asya da büyük bir bölgeye yayılmış ,M.Ö.2 bin yılının
sonlarında kuvvetlenerek ırkdaşları Subar Beyleri’ni de egemenlikleri altına
alarak ,sınırlarını genişletmişlerdir. Hurriler den sonra bölge Hititlerin
hakimiyeti altına geçmiştir.
M.Ö.IX, yüzyıldan itibaren Urarturlar bölgeye egemen olmuşlardır. Urartu
dönemine ait Palu,Kömürhan ve Bağın’da çivi yazılı kitabeler bulunmaktadır. M.Ö.VII.
yüzyıllar da bölgeye Medler hakim olmuş , sonraki yüzyıllarda Pers Straplar’ın
Büyük İskender’e yenilmesiyle Pers hakimiyeti sona ermiş , bölge İskenderin
ordularının denetiminde kalmıştır.M.Ö.546 yılında Roma ordusu Persler’e
yenilince yörede Persler’in hakimiyeti görülmeye başlamıştır.
Bu hakimiyetle birlikte yöre M.S.III. yüzyıla kadar Pers-Roma mücadelesine sahne
olmuş ,Büyük Roma İmparatorluğu’nun M.S.395 yılında ikiye bölünmesinden sonra
yörede ,Sasani Bizans mücadelesi başlamıştır. Sonuçta Fırat’ın batısı
Bizans,doğusu Sasaniler ,hakimiyetine girmiştir.
KÜLTÜR TARİHİ
Bugünkü Elazığ 1834 yılında tarihi Harput'un bir mezrası olan ve "mezre" diye
anılan ovaya nakledilmesiyle kurulmuştur. Cumhuriyet döneminde ise gelişmesine
devam ettirerek gelişen ve Doğu Anadolu'nun önemli merkezlerinden birisi olan
Elazığ, kültür tarihi ve yerleşme tarihi açısından büyük önem arz eder.
Bilim adamlarının yer değiştiren şehirler arasında saydığı Elazığ ,1937 yılında
bugünkü ismini almıştır. Harput; Sultan Aziz döneminde Mamüret'ül-Aziz ismin
alıncaya kadar Harput ismiyle bilinmiş ve tarihe mal olmuştur. Bu nedenlerle
Elazığı anlatırken onun menşeini oluşturan Harput'dan bahsetmek ve hatta
birisinin ismi anıldığında diğeri anlamak mecburiyeti var gibidir.
Elazığ(Harput)ve çevresi çok eski bir yerleşme bölgesidir. Yöre hakkında ilk
yazılı belgeler M.Ö.2000 yıllarına rastlar. Ancak 1967 yılında Keban Barajı'nın
yapımı nedeniyle oluşacak olan göl sahasında yapılan arkeolojik kazı ve
etnografik araştırmalardan elde edilen buluntular , yörenin paleolitik (eski
taş)devrine ulaşan bir iskan sahası olduğunu ortaya çıkarmıştır. Nitekim
Elazığ'ın Murat ve Karasu'nun birleşmesinden oluşan Fırat Nehrinin çizdiği yay
içinde sulak ve verimli bir ova üzerine kurulması ,yöreyi yerleşmeye elverişli
kılmıştır.
Elazığ(Harput)'ın yazılı tarihi hakkında ilk bilgilerin Hitit tabletlerinden
almaktayız. Buna göre yörenin ilk sakinleri Mitanni adında bir devler kuran
Hurriler olmuştur. M.Ö.III ve IV bin yıllarında bölgede Subarların yaşadıkları
ve Fırat isminin bunlar tarafından verildiği ileri sürülmüştür. Subarlar'ın
Hurriler2le aynı kökten geldikleri ve yeryüzünde madeni ilk işleyen kavim
oldukları bilinmektedir. Hatta işlenen madenlerin Mezopotamya'ya da ihraç
edildiği anlaşılmaktadır. Mezopotamya'da gelişen kültürlerin kökenini burada
aramanın daha doğru olacağı kanaatindedirler.
Hurriler2den sonra M.Ö.2000 yıllarında yöreye IŞUVA adı veren, tarımda ve dokuma
sanatında ileri olan Hititler hakim olmuşlardır.
Hititlerin yöredeki egemenliğine ;çivi yazısını kullanan ve taş oymacılığı
konusunda ileri olan Urarturlar son vermiştir. Günümüzde de ayakta olan Harput
Kalesini ilk yapanların Urarturlar olduğu ileri sürülmektedir.
M.S. 1. Asırla 3. Asar kadar Harput'a hakim olan Romalılar ,madencilikte ileri
olup yörede maden işletmeleri kurmuşlar Harput ve civarında azda olsa bir şehir
hayatının ortaya çıkmasına vesile olmuşlardır.
Sasaniler'le Bizansızlar arsında zaman zaman el değiştiren Harput , 7. Asrın
ortalarında Bizansızlar'ın eline geçer. Sonra H.z.Ömer zamanında müslüman
Arapların hakimiyetine girer. Bu dönemlerde Uluova ve Kuzuova da hayvancılık
yapılıyor,insanlar çoksade bir hayat sürüyorlardı .10.asırda ikinci defa
Harput'u ele geçiren Bizanssızlar burada bir vilayet teşkilatı kurmuşlardır.
Harput ve çevresi 1071 yılında kazanılan Malazgirt zaferinden sonra 1085 yılında
Türkler'in eline geçmiştir.Harput'taki ilk Türk hakimiyeti Çubukoğulları ile
başlar.Bu dönemde Harput'un iskanı ve imarı çalışmaları uç verir.Böylelikle
günümüze kadar gelen ve sonsuza kadar devam edecek olan Türk hakimiyeti sağlam
temeller üzerine kurulmuş olur.
Anadolu'nunu fethine katılarak ,Türkleşmesinde önemli rol oynayan Artukoğulları
,Harput'ta 1113 yılından başlayıp 1234 yılına kadar ,yüzyıl sürecek olan bir
hakimiyet kurmuşlardır.Artukoğulları'nın Harput'un kültür tarihi üzerinde önemli
bir yeri vardır.Osmanlılar gibi kayı boyundan olan Artuklular ünlü komutan Belek
Gazi'yi yetiştirmiş ,Harput'u bugüne kadar ulaşan Türk-İslam eserleriyle
süslemeye başlamışlardır.Harput'taki Ulu Cami,Alacalı Camii bu dönemde
yapılmışlardır.Yine Artukoğulları döneminde bir hastane,bir çok çeşme ,türbe
,saray inşa edilmiştir.Harput kalesi önemli bir onarım görmüş ve bazı eklentiler
yapılmıştır. Yine kalenin hemen dibinde Süryani Kilisesinin Artuklu Hükümdarı
Fahrettin Karaaslan tarafından yapıldığı kanaati vardır.
Bu dönemde ticaret ve el sanatları son derece ğelişmiştir.1185 yılında yapılan
Ahi Musa Mescidi'nin varlığı Harput'ta bir Ahi Teşkilatı'nın kurulduğunu
göstermektedir.Artuklular dönemi Harput'un bayındır hale gelmesiyle birlikte
bilim ve sanatta da önemli hamlelerle doludur.Adı bilinmeyen bir yazar matematik
kitabı yazmış ,musikide .edebiyatta önemli gelişmeler olmuştur.Artuklular
döneminde Uluova ve Kuzuova da geleneksek usüllerle tarım yapılmıştır.Bu
dönemlerde evler genellikle tek katlı ve damlıdır.
Artuklular döneminde Harput bir bilim,kültür,sanat ve ticaret merkezi haline
gelmiştir.
Anadolu Selçuklu hükümdarı Alaaddin Keykubat ,Artukluların egemenliğine son
vererek Harput'a hakim olur. Bu dönemde Harput'ta Türk-İslam Kültürü tamamen
hakimdir. Ticaret,sanat ve kültür şehri olma özelliğini sürdürür. Arap Baba
Mescidi bu dönemin eseri olup,mescitteki çini işçiliği ,el sanatlarının ne kadar
ileri bir düzeyde olduğunu gösterir.
Selçuklular'ın zayıflama dönemlerinde Harput'a İlhanlı akınları oldu. İlhanlılar
yörede huzursuzluk yarattıkları gibi Harput'ta oluşan uygarlık birikimlerini de
önemli ölçüde tahrip etmişlerdir. Harput'un yaşadığı en acı ve en talihsiz
yıllar bu dönem olmuştur.
İlhani hakimiyetinden sonra Harput'a 1339 yıllarında başlayıp 1465 yılına kadar
sürecek olan Dulkadiroğulları dönemi başlar ve bu dönemde Harput Kalesi tekrara
onarım görür.
Tarihi boyunca bir sınır bölgesi ve ihtilaf hududu olarak kalan Harput ,1465'de
Akkoyunlular'ın eline geçer ve Osmanlılara sınır oluşturursuzun Hasan döneminde
İtalyan gezgini Barbora'ya göre göz kamaştırıcı bir kenttir. Akkoyunlular
zamanında Harput'ta para basılmış,kültür ve sanatta önemli hamleler yapılmış
,çok sayıda din adamı ,bilim adamı ve sanatkar yetişmiştir.
Harput 1507 yılında Safaviler'in eline geçmiş ,26 mart 1516 yılında ise Osmanlı
Devleti topraklarına katılmıştır. Osmanlı Devleti zamanında en olgun devrini
yaşar ve Doğu Anadolu 'nun ticaret merkezi olur. Bu dönemde Palu ve Keban'da da
önemli eserler yaptırılmış ,Keban ve Maden ilçelerinde maden işletmeciliği
oldukça gelişmiştir. Bu nedenle özellikle Harput'ta bakır işletmeciliği gelişmiş
;bakır türkülere konu olmuştur.
Harput medreselerinde çok sayıda vasıflı alim ve sanatkar yetişmiştir. Yöre
insanı divan edebiyatı konularına hakim olmuş ,Fuzuli ve Nedim gibi
şairlerimizin şiirlerini bestelemişlerdir. Medrese kültürü ile, kır kültürü
birbirini yakından etkilemiş aydın halk tezadı önemli ölçüde ortadan
kaldırmıştır. Bu dönemde musikide de önemli gelişmeler olmuş ve divan geleneği
ile halk geleneğinin kaynaşmasından oluşmuş bir müzik kültürü ortaya çıkmıştır.
İpekçilik son derece gelişmiş ,ipek tezgahları ve fabrikaları kurulmuştur.
Evliya Çelebi Harput'ta 17. Yüzyılda 600 dükkan ,7 ticaret hanından,bedesten ve
saraçhaneden söz eder. Harput'un çevre köylerinde de el sanatları
yaygınlaşmıştı.
Pamuk ve diğer zirai ürünler ekilir , tarım ve hayvancılıkla birlikte el
sanatları en önemli geçim kaynağını oluştururdu.
Harput 19.yüzyılda canlılığını korudu.Kamus'al-Alem'e göre bu dönmede Harput'ta
2670 ev,843 dükkan, 10 camii,10 medrese, 8 kütüphane, 8 kilise ,12 han ve 90
hamam bulunmaktaydı.
19. yüzyılda Harput2ta sanayide uç vermeye başladı.Osmanlıların son zamanlarında
batılılar Harput'a özel bir önem verdiler. Amerikan,Alman ve Fransız kolejleri
kurdular. Bu okullar Harputtaki yaşama biçimini etkilemiştir. Bu nedenle Harput
halkından bir çok insan Amerika'ya gidip gelmiştir. Cevat Fehmi Başkut'un
yazdığı Harput'ta bir Amerikalı oyunu bu olayı Harput'un son yüzyıldaki çöküşünü
anlatır.
Harput,birbirine çok benzeyen sebeplerle tarihe karışan bir çok eski Türk şehri
gibi terk edilmiştir. Yöneticilerin 1834 yılında askeri ve idari merkezlerini
mezraya taşımaları ,demir yolunun mezreden geçmesi gibi nedenlerle zaman
içerisinde Harput bütün fonksiyonları ile birilikte taşınarak bugünkü Elazığ 'ı
oluşturmuştur.
Türklerin fethine kadar bir kale şehri olarak kalan Harput ,Türklerle birlikte
bayındır bir şehir haline gelmiş ve istikrara kavuşmuştur. Orta Asya'dan kopup
gelen Türk insanı ,beraberinde getirdiği bilgi birikimi,gelenek,görenekleri ile
mahalli kültürlerden de istifade ederek ,Harput'u çiçek çiçek nakışlamış ve Türk
medeniyetinin en hassas , en sevimli ve en yüksek örneklerini yaratmıştır.
Türklerle birlikte Harput'ta şehirleşme,ticaret,el sanatları,dini ve diğer
kültürel faaliyetler her geçen gün gelişerek devam etmiştir. Son derece güçlü
şairler , bilim adamları,mutasavvıf yetiştiren Harput ,kendine has bir folklor
ve edebiyat geliştirmiş ve Türk kültür tarihi içerisinde nadide bir yere sahip
olmuştur.
HARPUT VE ELAZIĞ ADININ KAYNAĞI
Asur ve Hitit yazılarında Harput'tan söz edilmektedir. Boğazköy'de bulunan
Hititler'e ait çivi yazılı belgelerde Harput yöresine IŞUVA denildiği
görülmektedir.M.Ö.19. uncu asırda bulunan Asurlar'a ait çivi yazılı Kapodokya
metinlerinde KARPATA adıyla geçen yerin Harput olduğu söylenmektedir.Urarturlar
döneminde Harput'a KARBERD denilmekte idi."KAR " taş, "BERD" ise kale anlamına
gelmektedir.
M.Ö.13. asra ait Hitit çivi yazılı bir vesikada Harput, HARPUTTAŞ olarak
adlandırılmıştır. Vesikada Harputtaş ,Harziuna ülkesinin dört şehrinden birisi
olarak gösterilmiştir.Harputtaş şehri ile bugünkü Harput'un aynı olduğu
konusundaki fikri Prof.Bossert ileri sürmüştür.M.Ö.9. ve 8. yüzyılda Hitit
kitabelerinde Harput'a HARPUTTAVANAS denilmektedir.
M.Ö.900-650 yıllarında Urarturlar Harput'a SUPANI adını vermişlerdir.Eski Yunan
ve Romalılar bu kelimeyi SUPHANE ya da SOFEN şeklinde kullanmışlardır.Bununla
beraber ünlü Alman Coğrafyacılarından "K.Ritter" Harput'un bütün SUPHANE
eyaletinin merkezi olarak göstermekte ve bu fikri Lehman Haupt da muhtemel
görmektedir.
Arap kaynaklarında Harput ve yöresi HİNZİT,Ermeni kaynaklarında ise HANDZİT
olarak geçmektedir.Arap kaynaklarında İranlılar'ın zapt ettikleri ZIATA
CASTELLUM denilen yerin Harput'tan başka bir yer olmadığı , ZİYATA kalesine
Araplar'ın HISN-I ZİYAT dedikleri ,Ziyata'nın Ziyad'a benzetilmiş olduğu ve
Castellumun'da Arapça kale manasına gelen HISN kelimesinin karşılığı olduğu
muhakkakdır.
Harput bir zamanlar bu şekilde isimlendirilmiş ve Hısn-ı Ziyat ismi yakın
asırlara kadar devam etmiştir.Bazı bilginler Hısn-ı Ziyat isminin yalnızca
kaleye verildiği ,şehre ise HARTABIRT denildiği ve Arapça'ya bu şekilde ve
bazende HATR-EL-BUYUT geçtiği ifade edilmektedir.
Harput'un Elazığ'a taşınmasıyla Elazığ'da oturan insanlar Harput'a yukarı şehir
demeye başladılar.
Elazığ'ın Osmanlı Dönemindeki ilk adı Mezradır.Elazığ'ın Sultan Abdulaziz
zamanında bayındırlaştığı ve buraya MAMURET'ÜL AZİZ yani Aziz'in yaptırdığı kent
adı verilmektedir.Sonraları halkın ağzında daha kolay söylenebildiği için ELAZİZ
olarak kullanılmıştır.17 Kasım 1937 'de ELAZİZ'e gelen Atatürk ,şehrin adının
ELAZIK olmasını istemiş; Atatürk'ün önerisi ve bakanlar kurulu karari ile Elaziz,Elazık
olarak değiştirilmiştir.Azık diyarı anlamına gelen bu kelime , söyleniş zorluğu
nedeniyle 10 Aralık 1937 'de bir bakanlar kurulu kararı ile bugünkü söyleniş
şekliyle kabul edilmiştir.
ELAZIĞ
HALK OYUNLARI - (FOLKLOR)
Elazığ Halk
Oyunlarını, oyun bölgelerinden "Halay Bölgesi" içinde ele almak gerekir. Elazığ
oyunları içinde "Bar" özelliği gösteren oyunlar varsa da bunlar çok azdır.
Elazığ
Halk Oyunları “Halay Bölgesi" içinde hareketlilik açısından diğer il ve
bölgelere göre ağır ve estetiktir. Az miktarda, çok hareketli oyunlar da vardır.
Oyun tempolarını incelediğimiz zaman bu özellik hemen göze çarpmaktadır. Oyunlar
"Halay Bölgesindeki diğer oyunlara nazaran müzik ve oyun figürleri açısından
ayrıcalık gösterir. Öyle sanıyoruz ki, bu ayrıcalık Elazığ Halk Müziğinin, daha
ziyade Türk Sanat Müziğine yatkın olmasından ve müziğin klasik sazlarla icra
edilmesinden ileri gelmektedir. Müzikteki bu ayrıcalık, oyun müziklerinin zengin
bölümlere sahip olmasında, oyunlarda ise zengin figürlere sahip olmasında
gözlenmektedir. Ayrıca her yörede görülmeyen, her oyun formuna (figürüne,
kalıbına) karşılık bir müzik formunun bulunması da kayda değer bir durumdur.
Elazığ Halk Oyunları, genel olarak "tatlı sert" bir karaktere
sahiplerdir. Erkek oyunları biraz daha sert ancak estetik, kadın ve kız oyunları
ise biraz daha yumuşak ve tatlıdır. Komşu vilayetimiz olan Diyarbakır’ın
halayında görülen sertlik, Elazığ halayında mevcut değildir. Ondaki sertlik ve
figür azlığına karşılık, diğerinde (Elazığ Halayında) tatlı sertlik ve figür
zenginliği şeklindedir.
Altmışa
yakın Elazığ oyunu vardır. Ancak, bugün yaşayan oyunların adedi yirmi - yirmi
beş kadardır. Bu oyunların birkaç tanesini oynanış biçimi ve özellikleriyle
birlikte anlatacağız.
ÇAYDA ÇIRA OYUNU
Bu oyun, Elazığ’ın Harput Bucağından derlenmiştir. Oyun "Mumlu Dans"
namıyla dünyaca tanınmaktadır. ”Çayda Çıra” oyunu hakkında çeşitli efsaneler
vardır. Ancak, bunlar dilden dile dolaşan çeşitli halk masallarına benzemekte ve
diğer şehirlerimizde anlatılan efsanelerin bir varyantı ya da değişikliğe
uğramış bir şekli olarak anlatılmaktadır.
Oyun,
orijini itibariyle aydınlatma amacı güdülerek ortaya çıkmıştır. Araştırmamızda
halk arasında söylenen çeşitli efsaneler tespit ettik. Bunlardan bir örnek:
Efsaneye göre Hazar Gölü kenarında bir köyde birbirini seven iki genç, gizlice
buluşmaktadırlar. Erkeğin buluşma yerine gidebilmesi için gölü yüzerek geçmesi
gerekmektedir. Buluşma gece olduğundan, kız çıra (Dındik) yakarak gence yerini
belli etmektedir. Genç ise, ışığa doğru yüzmekte ve böylece sevgililer
buluşmaktadır.
Bu durumu
sezen kızın babası, buluşmanın yapılacağı bir gün erkeğin yüzerek gölün
ortalarına geldiği sıralarda çırayı söndürür ve genç sevgilinin gölde
boğulmasına sebep olur. Bunu fark eden kız da kendini suya atar, o da kaybolur.
Bunun
üzerine bütün köylü toplanarak ellerindeki "Çıra" larla iki sevgiliyi aramaya
başlarlar. Efsaneye göre, bu olay üzerine ağıtlar yakılmış, türküler söylenmiş
ve çıra ile arama olayı oyunlaşarak günümüze kadar gelmiştir. (Benzer bir efsane
de Van yöresindeki “AHTAMARA” efsanesidir.)
Altınova'da yapılan görkemli bir düğünde geleneksel bir biçimde çay kenarında
kurulan düğün meydanında çıralar yakılmış, Somat'lar kurulmuş ve düğün bütün
coşkusuyla devam etmektedir. Bu sırada ay tutulunca, evlenen gencin annesi olan
Pembe HAN tabaklara çıralar, mumlar diktirip gençlerin ellerine vermiş ve önde
kendisi olmak üzere yürüyerek düğün meydanına, görkemli bir biçimde
girmişlerdir. Bu buluşun mükemmelliği karşısında aşka gelen "Zurnacı Başı”,
ellerindeki tabaklarla ortalığı bir anda gündüze çeviren, bu kalabalığı
karşılayarak, gelenlerin ayak hareketlerine uygun bir müzik çalar. Kendisine
eşlik eden kırk davul kırk zurna ile ortalık inlemeye başlar, böylece "Çayda
Çıra" oyununun melodisi ortaya çıkmış olur. Bu olay gelenek halini almış ve
çayda çıra oyunu günümüze kadar oynanıla gelmiştir."
Eskiden
kaç-göç olmadığı için, kız-erkek karma oynanan bu oyun, günümüzde karma
oynandığı gibi, ayrı ayrı da oynanır. Oyunun 200-300 yıllık bir mazisi olduğu
söylenir. Oyun Elazığ’ın her tarafında bilinir ve oynanır. Hatta, son zamanlarda
Elazığ dışına da taşarak Malatya ve Diyarbakır'da da çeşitli şekillerde
oynanmaya başlamıştır.
Çayda Çıra
oyunu sürekli olarak kendi melodisi ile oynanır. Ancak oyunun başlangıcında
"Şirvan" ya da “Gelin Ağlatma Havası" denilen bir melodi çalınır. Bu oyunun
melodisi ile başka bir oyun oynanmadığı gibi, bu oyun başka bir melodi ile de
oynanmamaktadır. Oyun 10/8 lik usulde, “Şirvan” makamındadır. Orta çabuklukta
bir oyun olan çayda çıra, en az dört-beş kişi ile yürütülür. Arka arkaya
dizilerek bazen tekdizi, bazen de daire şeklinde oynanmaktadır. Halay sınıfından
çok, dini bir raksa benzemektedir. Taklitli bir oyun olmayan "Çayda Çıra", usul
itibariyle başladığı gibi bitmekte ve usulde bir değişiklik olmamaktadır. Hem
açık, hem de kapalı yerlerde oynanır. Güvey ya da gelin misâfir önüne
çıkarılırken ve de "güvey gezdirmesi" geleneği yerine getirilirken oynanır.
Tüm
oyunlarda başta oynayana kolbaşı, sonda oynayana sonbaşı ya da poçik denir.
Sadece halay oyununda "Halaybaşı" ve "Halaysonu" adları kullanılır. Oyunun aracı
çift tabak ve içerisindeki üçer mumdan ibarettir. Oyun yürütülürken “Heey, Teey,
Tey” diye nara atılır. Elazığ'ın yörelerinde delikanlıya "Gakkoş" adı verilir.
Oyun düğünlerde, dini ve milli bayramlarda oynanır.
Çayda Çıra Türküsü :
Çayda çıra yanıyor,
Yanar çayda çıralar,
Yanıp yanıp sönüyor,
Kızlar oyun sıralar.
Yavaş yürü usul bas,
Gelin hanım gelirse,
Engeller uyanıyor.
Defçi toplar paralar.
Çayda çıra yanıyor,
Çayda çıra yanıyor,
Ay tutulmuş sanıyor,
Humar göz uyanıyor.
Yavaş oyna güzelim,
Fitil çifte yara bir,
Herkes seni tanıyor.
Yürek mi dayanıyor.
Çayda çıra yakarım,
Çayda çıra yüz çıra,
Yar yoluna bakarım,
Yanıyor sıra sıra.
Bir yüz görümlüğüne,
Yarim keklik ben şahin,
Beşibirlik takarım.
Giderim ardı sıra .
Avreş Oyunu :
"Berber
Yaşar" adıyla da tanınan bu oyunun, Elazığ dışında herhangi bir yerde
oynandığına rastlanmamıştır. Oyunun kaynağı Harput'tur. Eskiden asker sevki çok
olan Elazığ ve Harput' ta, askeri hareketlerin taklidi ile ortaya çıkan bu oyun,
Elazığ'ın her yerinde oynanır. Oyunun elli-altmış yıllık bir geçmişi olduğu
söylenmektedir. Bugün davul ve klarnetle çalınan bu oyunun müziği eskiden zurna
ile çalınır ve oynanırdı.(Bugün birçok dağ köyümüzde ve birçok Alevi köyümüzde
hâlâ zurna çalınmaktadır.) Esasen Harput'a klarnet girmeden önce düğünlerin baş
sazı zurna idi. Ancak Türkiye'ye girdiği anda Harput’ta da kullanımı başlayan
klarnet zurnayı büyük ölçüde etkileyerek etkinliğinin azalmasına neden olmuştur.
Avreş
oyununun türküsü, yoktur. Bu oyunun melodisi ile başka bir oyun oynanmadığı
gibi, bu oyun başka bir melodi ile oynanmaz. Oyun müziği önce 6/8 lik usûlde ve
ağır tempoda, sonra 4/4 lük usûlde ve hızlı tempoda oynanır. Makamı İbrahimiyye
dir. Tek sıra dizilmek suretiyle oynanan bu oyun bazen de sağa sola dönmek
suretiyle icra edilir. Oyunun öyküsü olmayıp, oyun figürünü teşkil eden
hareketler, daha çok ayaklarda toplanmış, kısmen de başla yapılmaktadır. Vücudun
tabiî hareketlerini ihtiva eden oyun figürleri ile, asker hareketleri taklit
edilmektedir. Oyunda "ha-ha, hey-hey"diye nara atılır. Bu oyun daha ziyade asker
uğurlâmalarında ve düğünlerde oynanır.
Halay Oyunu :
Harput Halayı da denilen bu oyunun varyantları, “Palu” varyantı,
İngüzek’te “Karaçor" denen oyun, Ağın’da “Düz Halay”, Baskil'de Halay,
Sivrice'de "Düz Haley” dir.
Oyunun
kaynağı Harput’tur ve 200-300 yıldan beri, gençler ve yaşlılar tarafından zevkle
oynanmaktadır. Oyun müziği önce 2/4 lük ve "zazaki" denilen figürde 6/8 lik
usûlde çalınır, makamı İbrahimiyye'dir. Oyun, avuç avuca kenetlenip tutunmak
suretiyle tek dizi halinde oynanır.
Oyunun
figürleri ayaklarda toplanmıştır. Daha çok asker uğurlamalarında ve düğünlerde
oynanmaktadır.
Bıçak Oyunu :
Oyun
merkez ilçeye bağlı Hankendi (Hanköy) Bucağı'ndan derlenmiştir. Oyunun asıl
kaynağı belli değildir. Bıçak oyunları Türkiye'nin hemen her bölgesinde değişik
şekillerde görülmektedir. Erzurum'da “Hançer Bari”, Karadeniz Bölgesinde de
bıçaklarla çeşitli horonlar oynanmaktadır. Davul ve klarnet eşliğinde oynanan bu
oyun türküsü yoktur. Başka bir melodi ile oynanmadığı gibi, bu oyunun melodisi
ile de başka bir oyun oynanmaz.
Oyun, 9/B
lik usûlde ve "İbrahimiyye" makamındadır. İki erkek, bir kadın ya da kadın
kılığında bir erkek olmak üzere üç kişi. ile oynanır. Bar özelliği de
göstermektedir. Oyun el ve ayak hareketlerinden oluşur. Taklitli bir oyun
değildir. Müzik aynı ölçüyü sürekli takip eder. Usûlde bir değişiklik olmaz.
Mutaassıp yerlerde kızlar ve kadınlar düğün alanına giremezler; oyunu damdan
veya uzak yerlerden seyrederler. Bu yüzden oyunun seyri değişir.
Oyun
araçları, oyuncuların ellerinde bulunan ikişer bıçaktır. Oyuncular bunlarla
figürler yaparlar. Bıçak aralarından geçer, göğüse doğru sallanır. Oyun
düğünlerde oynanır, türküsü yoktur.
Kılıç Kalkan Oyunu :
Eski
oyuncular tarafından oynandığı duyulmuş, fakat görülmemiştir. Oyun müziğinin
notası olduğundan, müziği hakkında bilgi edinmek kolaydır. Kaynak kişilerden
Tahsin AYIK kendisiyle görüştüğümüzde, bu oyun hakkında şunları söylemiştir: "Bu
oyunu oynayanları gördüm. Bunlar yaşça bizden daha büyüklerdi. Kılıç ve
kalkanları olmadığından ellerindeki sopaları kılıç, ayakkabılarını kalkan
yaparlardı. Sahip çıkılmayan bu oyunumuz maalesef iptal oldu. "
Delilo Oyunu :
Harput'tan
derlenen bu oyuna "Derilo", "Delilo" gibi adlar verilmektedir. Bu oyun halay
bölgesinin hemen her yerinde, birbirine benzer özelliklerle oynanmaktadır. Asıl
çıkış kaynağı konusunda bir yargıya varmak mümkün değildir.
Delilo
oyununun 150-200 yıllık bir oyun olduğu söylenmektedir. Oyun, türkülü bir oyun
olup, davul ve klarnet eşliğinde oynanır. Oyunun türküsü oyuncular tarafından
söylenir. Bu oyun, başka bir oyun melodisi ile oynanmaz, bu oyun melodisi ile de
başka bir oyun oynanmaz. 4/4 lük usülde müziği olan oyun, çevre illerdeki "Delilo"
oyunlarından biraz daha ağırdır.
Halk Oyunlarında Kullanılan Giysiler :
“Halk
oyunları giysileri genellikle yöreseldir." Kumaşları, şekil ve giyiniş tarzıyla
yöreye has özellikler göstermektedir. Giysilere verilen isimler de farklıdır.
Her yöre, belki de şekil ve kumaş olarak, aynı olan giysilere ayrı isim verir.
Giysilerde belirli bir otantik şekil aramak çok güç ve yanlış bir iştir. Çünkü,
kültürün değişkenliği ilkesi çerçevesinde, bir kültür öğesi olan giysiler de
sürekli değişmekte ve belli bir zaman kesitinde mevcut şekli tespit etmek mümkün
olsa bile, o giyside ısrar etmek, oyunlarda o giysileri kullanmak hatalı olur
görüşündeyiz. Tüm halk oyunlarında olduğu gibi Elazığ Halk Oyunlarında da
giysilerde bir otantiklik aramak boşuna emek sarf etmekten başka hiçbir şey
olmayacaktır. Ancak, oyun giysileri giyilirken, belirli bir giysi, birbiriyle
uyum sağlayacak şekilde giyilmeli ve o giysiye uygun aksesuar kullanılmalıdır.
Örneğin, alta yazlık, üste kışlık bir giysi giyilmemelidir. Ya da, bir zıbının
üstüne yelek giyilmemelidir. Kültürün diğer unsurlarında olduğu gibi, maddi
kültür unsuru olan Elazığ Halk Oyunları giysilerinde de bir değişkenlik
görülmektedir.
Günümüzde kullanılan halk oyunları giysilerini üç safhada ele alarak
inceleyebiliriz.
1. Evre Erkek Giyimi :
Başa fes
takılır, astane mendil büyüklüğünde "Puşu" takılır. Yaşlılar yazma bağlarlar.
Paçaları dar, üst kısmı geniş, beli uçkur ile büzülen çuha şalvar giyilir. Düz
beyaz veya siyah-beyaz renkte çizgili, pamuklu kumaştan, içlik veya giyme adı
verilen bir iç gömlek giyilir. Bu gömlek kollu, yakasız veya hâkim yakadır.
Gömleğin üzerine şalvarın kumaşından "avcı yeleği" denilen bir yelek giyilir.
Bele beyaz ipek veya şa1 adı verilen "acem kuşağı" bağlanır. Ayağa poçikli çarık
ve yün örme çorap giyilir.
1. Evre Kadın Giyimi :
Harput
kadınının en eski giysi tipidir. Bu tip giysiyi bugün dahi dağ köylerinde görmek
mümkündür. Yaklaşık 150-200 sene öncesinde bu tip giysi hakimdi. Bu giysi üç
parçadan meydana gelmiştir.
a)- Şalvar
İpekli
veya pamuklu kumaştan yapılmakta ve iç kısmı astarlanmaktaydı. Şalvarın boyu
oldukça uzun olup bilek kısımlarına kaytan geçirilmekte ve diz altından
bağlanmaktadır. Böylece şalvar bir etek görünümünde dökümlü olarak ayak
bileklerine inmektedir. Şalvarın bel kısmı da uçkurla büzülmektedir.
b)- İçlik
İpekli
veya pamuklu kumaştan yapılmaktaydı. Yakası yuvarlak, önü açık, kopça ile
iliklenmektedir. İçliğin yanları yırtmaçlıdır.
c)- Üçetek
Sim
işlemeli, kalın ipekli kumaştan veya kadifeden yapılmaktadır. Kolları uzun,
bilezikli, çok az yırtmaçlıdır. Yırtmaçlı kısım kopçayla tutturulmuştur. Yakası
bele kadar açık,"V" şeklindedir. Belde iki kopça ile "birit" ilikle
iliklenmektedir. Belden aşağıya doğru genişleyen eteğin önü tamamen açıktır.
Yanları ise kalça altından yırtmaçlıdır. Böylece etek üç parça görünümünü
almaktadır. Bele "belbağı" bağlanmaktadır.(Belbağı, üç-dört cm. eninde, tığ işi
veya kumaş üzerine işlenmiş kuşaktır.) Ayakkabı olarak postal, çorap olarak
yazın iplik, kışın ise yün çorap giyilmektedir
HALK OYUNLARIMIZIN BUGÜNKÜ DURUMU NEDİR?
Son
yıllarda popüler bir hale gelen halk oyunlarımız, uğraşanları, bu konuda
çalışanları ile epeyce ilerleme kaydetmiştir. Bugün artık bütün okullarımızda
halk oyunları ekipleri vardır ve bu ekipler yarışma, şenlik, bayram gibi
faaliyetlere katılmaktadırlar. Bunun yanında üniversitelerimizde bu konuda
bilimsel çalışmalarını başlatmışlar, az da olsa ilerleme kaydetmişlerdir. Bazı
devlet kuruluşları da bu konuda ciddi çalışmalar yaparak bu faaliyetlere devlet
desteğini sağlamışlardır.
Bugün
artık halk oyunlarımız sosyete toplantılarından tutun da, devlet büyüklerinin,
yabancı devlet adamlarının karşılama törenlerine, turist karşılamalarına kadar
birçok yerde rastlanır ve kullanılır olmuştur. Yarışmalarda, şenlik ve
bayramlarda ön planda yer alan halk oyunlarımız, büyük kitlelere hitap etmeye
başlamış, uğraşanları da çok büyük bir topluluk haline getirmiştir. Bu
çalışmalar bu hızıyla devam eder, devlet de bu çalışmalara destek olursa, halk
oyunlarımız daha çok itibar görecek ve sosyal alanda önemli bir yer işgal
edecektir.
HALK OYUNLARIMIZ NEREYE GİTMEKTEDİR VE NE OLACAKTIR?
Bugün
gösteri sanatları ya da seyirlik sahne sanatları arasında yer alan halk
oyunlarımız doğru bir yolda mıdır? Elbette ki değildir. Yukarıda saydığımız
çalışmaları eleştirecek olursak, halk oyunları faaliyetlerinin sistemsiz ve
plansız bir şekilde yürütüldüğü ilk söylenecek söz olmalıdır.
Bugün
artık köy meydanlarında bir düğünde eğlenen halkımız da kendi oynadığı oyunu
terk etmeye, oyunları sahnelenmiş biçimiyle oynamaya başlamıştır. Bu da halkın
yaratıcı değil taklitçi olduğunun bir göstergesidir. Halk oyunlarını da
köylerimizde belirli kişiler iyi oynamaktadırlar. Diğerleri ancak onları taklit
etmektedirler. Halk oyunlarımızın bir an evvel derlenmesi gerekmektedir. "Halk
Oyunlarımız ne olacaktır? "sorusuna tutarlı, geçerli bir cevap vermek mümkün
değildir. Bunu tahmin etmek çok güç olduğu gibi, herhangi bir fikir ileri sürmek
de yanlış olur. Ancak, "Halk Oyunlarımız ne olmalıdır, hangi çalışmalarla, bu
konuda neler yapılmalıdır?" sorularına verilecek cevap ise; sistemli, bilimsel
çalışmalarla gerekli araştırmalar yapılıp, oyunlarımızı belli bir yöne kanalize
etmek gereklidir. Ülkemizin kültür planlamasında halk oyunlarımız gereken yerini
almalı ve bu faaliyetler daha geniş kitlelere yaygınlaştırılmalıdır.